Eleştirel Düşünmenin Ahlakına Ekberi Bir Katkı
Eleştirel Düşünmenin Ahlakına Ekberi Bir Katkı
“Merhamet etmeyene merhamet edilmez.”
Her disiplin, kendisine konu edindiği nesnelerin hareketlerini inceler. İnsanı konu edinen disiplinler için de insana nispet edilecek hareketler ikiye ayrılır: Tabiî ve ihtiyari. İlkine bakan disiplinler insanın maddi boyutunu ele alırken ikincine bakan disiplinler onun manevi tarafını inceler. Ve hareketlerimize iyi ve güzel dememizi mümkün kılan da onların ihtiyari oluşlarıdır. Tabiî hareketlere bu sebeple ahlak nispet edilmez. Düşünmenin kendisinin de hem tabiî hem de ihtiyari cihetleri vardır ki ikincisi ahlakın konusudur. Düşünmenin ihtiyari tarafı genelde ahlaka konu olması bakımında ele alınmaz ki bu da asli bir eksikliktir.
Hem matbuatın yaygınlaşması hem de sosyal medyanın imkanlarıyla bizler, bizden önceki veya çağdaşımız düşünürler hakkında fikirlerini paylaşma konusunda geniş bir imkâna sahip olduk. Fakat bu geniş imkân alanı içinde önemli işler yapılmakla birlikte kendine ait bir kaos da yarattı. Birçok insan da zihnindeki hem yalan yanlış malumatları hem kusurlu fikirleri bir nevi istifrağ ediyor. Bunun temel sebebi de düşünmeye dair terbiyenin günümüzde iyice görmezden gelinmesi, unutulmasıdır. Bu durum sadece kifayetsiz muhteris olan insanlar için cari bir durum değil aynı zamanda gayet yetenekli ve eğitimli bir zihne sahip birçok kişinin de düşünmenin ahlakını yadsıdığını görebiliyoruz.
Düşünmenin ahlakına dair meseleler aynı diğer ihtiyari fiiller için olduğu gibi oldukça geniştir fakat burada çok yaygın olduğunu zannettiğim asli bir kusurdan bahsedeceğim. Bunu da Ekberi düşüncenin tecelli fikrini esas alarak yapacağım. İbn Arabi’nin adını duyan herkesin aşina olduğu üzere gerçeklik Hakk’ın tecellisi olarak ele alınır. İnsanın ihtiyari fiilleri de bundan azade olmadığı için varlığı itibariyle düşünceler de Hakk’ın bir tecellisidir. Bu açıdan şu fikri öne sürebiliriz: Mutlak manada batıl bir düşünce yoktur. Her düşünce içinde belli bir hakikati taşır. Haliyle bir düşünceyi tahkik ettiğimizde yani eleştirdiğimizde ahlaki olarak insaflı olmak için ilk olarak onda tecelli etmiş olan bu cüzi hakikati ortaya koymamız gerekir. Ancak ondan sonra hakiki manada onun batıl tarafını gösterebiliriz. Bu bizden önce yaşamış, emek vermiş, düşünce üretmiş insanlara ve tecelli alanı olarak düşünceye karşı ahlaki ödevimizdir. Bunun nasıl yapılacağı ise bugün eleştirel düşünme olarak adlandırdığımız disiplin içinde ele alınmaktadır. Örneğin Collingwood’un, bir düşünceyi anlamak için onun cevap olduğu soruları ortaya çıkarmamız gerektiğine dair iddiası buna en güzel örneklerden birisidir. (Yukarıdaki yaklaşıma benzer bir yaklaşımı asli anlamda farklı olmakla birlikte Hegel’in düşünce tarihini momentler olarak ele alması açısından baktığımızda da benzer bir ahlaki düstura ulaşabiliriz.)
Fakat bu yaklaşımın kendisinin oldukça dakik bir düşünme gerektiğini de unutmamak gerekir. Yoksa bir şeyin aksine inkılap etmesi gibi ahlaki düstur bizi başka bir düşünce sorununa götür: Hakikat yoktur. Bu iddiaya düşen birisi, düşünme fiilini kendi zemini itibariyle iptal etmiş olur. Haliyle ahlakın diğer her alanında olduğu gibi düşünme alanında da ahlaklı olmak adına tam aksi hareketlerde bulunma tehlikesi ortaya çıkar. Mutlak bir görecelilik fikrine düşmek işten bile değildir.
Hülasa Hakk’ın düşünce tarihinde de tecelli ettiğini unutmadan düşünce tarihine yönelmek, bizden öncekilere karşı insaflı olmak ahlaki bir ödevdir. Kendimize reva görmediğimizi başkasına da reva görmemek, düşünmenin ahlakının da temelinde yer alır. Edeple gelen, lütufla gider.
Yorumlar
Yorum Gönder